Sarı Lacivert bir ömür

Sarı Lacivert Dergisi, 76 yıldır doğma büyüme Kadıköylü ve bir Fenerbahçe aşığı olan Erdoğan Aratay‘la Fenerbahçe sevdasını konuştu.

Erdoğan Aratay, 76 yıldır doğma büyüme Kadıköylü ve bir Fenerbahçe aşığı. Sarı Lacivert Derneği İkinci Başkanı Eyüp Aratay’ın da babası olan Erdoğan Bey’le Fenerbahçe sevdasını konuştuk. 

Erdoğan Bey ne zamandır Kadıköylüsünüz? Çocukluğunuzun Kadıköy’ü nasıldı?

29 Şubat 1939’da, İstanbul’un Kadıköy kazasının Hasanpaşa mahallesi, Ali Ferruh sokağı, 18 numaralı evde dünyaya gözlerimi açmışım. Tek katlı, bahçe içinde, iki odalı, bahçesinde kuyusu, incir ağacı, nar ağacı olan şirin bir evde dünyaya geldim. Bu evde doğdum ve uzun seneler bu evde yaşadım. Kısacası doğma büyüme Kadıköylüyüm. Daha küçücük bir çocukken abimle birlikte Fenerbahçe stadının yanında o zamanlar pek çok olan bahçelerden ayva, dut ve hünnap topladığımızı hatırlıyorum. 

Ne zamandır Fenerbahçelisiniz?

Doğdum, büyüdüm ve artık ihtiyarladım ama hep Fenerbahçeliyim. Çünkü çocukluğum Fenerbahçe stadında geçti. O zamanlar maçlar amatörce yapılırdı. Düzgün, yeşil sahalar yoktu. Futbolcular da bugünkü gibi anormal paralar alamazlardı. Onun için futbol oynamak isteyenler formalarını, kramponlarını, konçlarını alırlar, evlerine götürür ve yıkarlardı. Ne de olsa sayılı kulüp, buna oranla da sayılı maç vardı. Üç büyüklerin başı çekmesinin haricinde bir elin parmağını geçmeyecek kadar kulüp vardı. Mesela Can Bartu hem futbol hem basketbol oynayan bir sporcuydu. O zamanların bir çok şöhretli futbolcusunu hem yakından seyredip hem arkadaşlık etmiş olmak benim için büyük şanstır. 

Maç günleri evden erken çıkar, arkadaşlarımla buluşur, kapı güvenliği için askerler gelmeden gizlice stada girer ve saklanırdık. O dönem statlarda bugüne göre daha fazla asker vardı, hem içeride hem dışarda. İçeri giren askerler tek sıra halinde dizilirler, başlarında çavuşları, piyade tüfeklerinin ucundaki harbileri çıkarır, otların arasına dalarlardı. Biz de her şeyi göze alıp bu otların içine saklanırdık.


O yıllara ait bir Fenerbahçe maçı anınızı dinleyebilir miyiz?

Bir zamanlar babamın Beyoğlu Mis sokakta işlettiği bir lokantası vardı. Ben de bu lokantada çalışıyordum. Yakın çevrelerde çalışan arkadaşlarımla buluşup Dolmabahçe’de oynanan bütün maçlara giderdik. Zaten o dönemde çok da fazla maç yoktu. Bizim bir daimi müşterimiz vardı, ismi Garbet. Garbet kupa imalatı yapardı. Bir gün bize yemek yemeye geldiğinde ondan bana da bir kupa yapmasını rica ettim. O kupayı Lefter’e hediye etmek istiyordum. Sene 1956 ya da 1957. Yanlış hatırlamıyorsam Fenerbahçemizin şampiyonluk senesiydi. Dolmabahçe’de deniz tarafındaki tribünde her zamanki Hasanpaşa grubuyla beraber oturuyorduk. O zamanlar karşı tarafa Gazhane tribünü denirdi. Karşılıklı iki tarafta da kapalı tribün ve numaralı tribün. Kapalı tribünün sağ tarafında, Gazhane tribününe bitişik Beşiktaş taraftarı otururdu. Ortada Fener ve onların solunda da Galatasaray taraftarı otururdu. Çünkü en çok taraftar Fener, sonra Beşiktaş daha sonra da Galatasaray’daydı. Elimde Garbet abiye yaptırdığım kupa, bitiş düdüğü çalıp, Fenerbahçemizin şampiyonluğu kesinleşince kendimi o kalabalığın içinde sahada buluverdim. Ama bir yandan da arkamda bir polis ordusu var. Çıkış tüneline doğru arkamda polisler koşuyordum. Fenerbahçe tribünleri adeta inliyordu. Ben bitap vaziyette, stadın öbür ucundan, yani deniz tarafından Gazhane tarafına doğru koşuyordum çünkü giriş tüneli oradaydı. Tam yakayı sıyırdım derken enseme hatırı sayılır bir tokat indi ve oracıkta yere yığıldım. Pantolonum sahaya atlarken tellere takılıp yırtılmış, dizimden kanlar akıyordu. Hiç umurumda değildi, her şey Fenerbahçe içindi. Hem şampiyon olmuş hem de Galatasaray’ı yenmiştik. Elimdeki kupayı Lefter’e vermenin hayaliyle orada öylece yatıyorum. Bu hayalle aylarca yaşamıştım ve o an gelip çattığında durumum buydu. Tokat bir anda hayallerimin üzerine inmişti adeta. Nitekim bir mucize oldu ve kafamı kaldırdığımda bana babacan bir bakışla bakmakta olan bir emniyet amiriyle göz göze geldim. O değerli emniyet amiri beni yerden kaldırdı. 

Üstüm başım batmış, ayağımdan kanlar akıyordu. Tabii o zamanlar Dolmabahçe’de böyle kaliteli çim yok, saha engebeli ve toprak. En ufak bir yağmur yağdığında her yer çamur. Bir de üzerine kan, ter ve göz yaşı. Ona elimdeki kupayı Lefter’e vermek istediğimi anlatmaya çalıştım. Beni alıp Fenerbahçe’nin soyunma odasına götürdü, kapıyı çaldı ve o kapı açıldığında kendimi rüyada zannettim. Macar hoca Molnar ve bütün futbolcular oradaydı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Beni getiren emniyet amiri: “Çocuk kupayı Lefter’e verecek” dedi. Lefter geldi, beni yanaklarımdan öptü. Ben de kupayı ona uzattım. Bir anda sanki soyunma odasında kıyametler kopmuştu. Ben sevinçten ağlıyordum. Bütün futbolcular sıraya girmişler beni öpüyorlardı. Bir doktor çağrıldı ve kanayan bacağıma müdahale edildi. Yanlış hatırlamıyorsam o zamanlar Fenerbahçe Kulüp doktoru Reşat Dermanver’di. Orada bulunanlara şöyle hitap etti: “İşte size canlı misal. Büyük fedakarlıklarla canını hiçe saymış, bize ulaşmış, işte hakiki Fenerli kardeşimiz. Nice şampiyonluklar!” Futbolcularla birlikte aynı otobüse binmiş, eve bırakılmıştım.

O yıllarda futbol sevgisi ve taraftarlık nasıldı?

O zamanlar futbol aşkımız yüceydi tabii. Kadıköy’den maç saatinde deniz motorlarına biner, Dolmabahçe’ye stadyuma giderdik. Rakiplerimize saygı duyardık. Hatta hatırlıyorum da Galatasaray’ın bir amigosu vardı: Karınca Ezmez Şevki. Sahaya girdiği anda taraflı, tarafsız herkes adamı alkış yağmuruna tutardı. Aslına bakarsanız o dönemin amigolarının hepsi; Beşiktaşlısı, Fenerbahçelisi böyle saygıyla karşılanırdı. 

Tam bir kutlamaydı her maç. Hakaret yok, küfür yok. Sadece eğlence var, dostluk var.

Beni getiren emniyet amiri, “Çocuk kupayı Lefter’e verecek” dedi. Lefter geldi, beni yanaklarımdan öptü. Ben de kupayı ona uzattım. Bir anda sanki soyunma odasında kıyametler kopmuştu. Ben sevinçten ağlıyordum. Bütün futbolcular sıraya girmişler beni öpüyorlardı.